İnsan, hayatı boyunca birçok bağı sorgular. Bu bağların en köklüsü ise hiç şüphesiz aile bağıdır. Ancak insanın zihninde zaman zaman şu soru belirir: Eğer aile yalnızca kan bağıyla tanımlanıyorsa, hayatının en değerli yolculuğunu paylaşmak üzere seçtiği ve kan bağı bulunmayan bir insanla neden böylesine güçlü bir bağ kurar?

Evlilik, iki yabancının birbirine yurt olmasıdır. İki ayrı dünyanın aynı ufka doğru yürümeye karar vermesidir. Bu yolculukta eşler birbirlerinin yoldaşı, sırdaşı ve hayat arkadaşı olur. Ne var ki zamanla bu iki kişilik yolculuğun etrafında birçok ses yükselir; birçok irade söz sahibi olmaya çalışır. Oysa kurulurken iki kalbin üzerine inşa edilen bir yuvaya, çoğu zaman sayısız insan müdahil olur.

İşte asıl sorgulanması gereken nokta burada başlar.

Bir insan evlendiğinde kendi ailesinden vazgeçmez. Köklerinden kopmaz. Geçmişini silmez. Aksine hayatına yeni bir değer ekler. Fakat ne yazık ki kimi zaman bu yeni değeri sahiplenmenin yolu, eski değerleri geri plana itmek olarak görülür. İnsanlardan, sahip oldukları sevgiler arasında tercih yapmaları beklenir. Oysa sevgi bölünmez; çoğalır. Aile bağları yok edilerek değil, adaletle dengelenerek korunur.

Din de vicdan da insana zulmü değil, hakkaniyeti emreder. Eşler birbirlerine karşı sorumludur. Birbirlerinin huzurunu, hukukunu ve onurunu korumakla yükümlüdür. Fakat çoğu zaman evliliklerin yıkılışına sebep olan şey, iki insanın anlaşmazlığı değil; adaletin kaybedilmesidir. Kayınvalideler, görümceler, akrabalar ve çevre baskıları, kimi zaman bir yuvanın duvarlarına görünmez çatlaklar açar. Sonra herkes yıkılan yuvanın ardından üzülür; fakat o çatlakların oluştuğu günlerde sessiz kalanlar pek az kendini sorgular.

Kaç yuva adaletsizlik yüzünden dağıldı?

Kaç insan, doğruyu bildiği hâlde susmayı tercih etti?

Kaç kişi, itibarını kaybetme korkusuyla hakkın yanında duramadı?

Kaç kişi, zulme sessiz kalarak zalimin yükünü hafiflettiğini zannetti?

Ve kaç kişi, sırf bir kalbin kırılmaması için kendi konforundan vazgeçti?

İnsan bazen büyük kötülükleri değil, küçük suskunluklarıyla kaybeder vicdanını. Çünkü zulüm yalnızca haksızlığı yapanın eliyle büyümez; ona sessiz kalanların suskunluğuyla da güç kazanır.

Bugün hepimizin dönüp kendi nefsine şu soruları sorması gerekir:

Hangi haksızlık karşısında sustum?

Kimin gözyaşını görmezden geldim?

Kimin hakkını savunmaktan çekindim?

Ve hangi kırık kalbin yüküne ortak olabilecekken arkamı döndüm?

Dünya, insanın yanında götüreceği servetlerin değil; geride bırakacağı iyiliklerin yurdudur. Bir gün sahip olduklarımızın tamamı elimizden çıkacaktır. Makamlar, unvanlar, övgüler ve alkışlar geride kalacaktır. Fakat bir mazlumun duasında yer almak, bir kırık kalbin yarasına merhem olmak ve bir insanın hayatına adaletle dokunabilmek, insanın ardından yaşamaya devam edecek en kıymetli mirastır.

Belki de gerçek başarı, ardımızdan bırakacağımız eserlerde değil; gönüllerde bıraktığımız izlerdedir.

Ne mutlu, bir kalbin yükünü hafifletenlere...

Ne mutlu, hakkı savunurken yalnız kalmayı göze alabilenlere...

Ne mutlu, menfaatin değil adaletin yanında durabilenlere...

Ve ne mutlu, arkasından yükselen samimi bir “Allah razı olsun” duasına layık olabilenlere.

Geliniz, bugünden itibaren vicdanımızı susturmayalım. Zulme alışmayalım. Haksızlığa mazeret üretmeyelim. Doğrunun bedeli ağır olsa da hakkın yanında duralım. Çünkü insanın gerçek değeri, sahip olduklarında değil; adalet uğruna vazgeçebildiklerinde saklıdır.

Niyet sahih olduğunda yol açılır. Kalp doğruya yöneldiğinde yardım yetişir. Ve insan samimiyetle hakkın peşinden yürüdüğünde, Rabbi onu hiçbir zaman yalnız bırakmaz.