Ayrılık... İnsan ruhunun en sessiz fakat en derin imtihanlarından biridir. Kimine göre giden daha çok yaralanır, kimine göre kalan daha ağır bir yük taşır. Oysa hakikatin kapısında biraz durup tefekkür ettiğimizde, acının taraf seçmediğini görürüz. Ayrılık, bazen gidenin omuzlarında bir yük, bazen kalanın yüreğinde bir sızı olarak yaşamaya devam eder.
Ben, gidenin işinin sanıldığı kadar kolay olmadığına inananlardanım. Çünkü hiçbir gerçek gidiş bir anın öfkesiyle başlamaz. Gidişler, uzun zaman susmuş cümlelerin, görülmemiş kırgınlıkların ve taşınmaktan yorulmuş yüklerin neticesidir. İnsan sevdiği bir kapıyı kolay kolay terk etmez. Önce bekler, sabreder, anlamaya çalışır. Defalarca kendi içinde savaş verir. Kalmak için sebepler arar. Fakat bazen öyle bir eşik gelir ki, ruh daha fazla taşıyamaz. İşte o vakit gitmek, vazgeçmek değil; tükenmeden kendini kurtarmaya çalışmaktır.
Çünkü bazı ayrılıklar bir başkasını terk etmek için değil, insanın kendini kaybetmemek için verdiği son mücadeledir. Değerlerine zarar veren, duygularını inciten, varlığını eksilten bir yerde kalmak da ayrı bir yok oluş oluştur. Bu nedenle gidiş, her zaman bir kaçış değildir; bazen insanın kendi hakikatine doğru attığı en ağır adımdır.
Elbette her doğum sancılıdır. Kendini yeniden inşa etmek isteyen kişi de bunun bedelini öder. Yalnızlıkla yüzleşir, sessizlikle konuşur, anlaşılmamanın yükünü taşır. Kimi zaman gözyaşlarıyla sulanır o yol, kimi zaman umutla. Sonunda bir bahar mı açar, yoksa elde yalnızca yorgunluk mu kalır, bunu zaman söyler. Fakat insan bazen sonucu bilmeden de yürümek zorundadır. Çünkü hakikate ulaşmanın bedeli, çoğu zaman belirsizliğe cesaret etmektir.
Peki ya kalan?
Kanımca ayrılığın diğer yüzü de en az bunun kadar acıdır. Çünkü kalan, yokluğun içinde yaşamayı öğrenmek zorunda kalır. Görmek isteyip göremediği yerde, konuşmak isteyip sesini duyamadığı yerde, sarılmak isteyip boşlukla karşılaştığı yerde kalır. Giden, anıları geride bırakıp uzaklaşırken; kalan, o anıların içinde yaşamaya devam eder.
Bir köşe, bir sokak, bir şarkı, bir kelime... Her şey hatırlatır. Her şey eksik olanı yeniden çağırır. Bu yüzden kalanın acısı çoğu zaman görünmezdir. Çünkü o, geçmişin gölgesinde yürürken dışarıdan hayatına devam ediyormuş gibi görünür. Oysa içinde her gün yeniden başlayan bir ayrılık vardır.
Bu sebeple ayrılığın acısını yalnızca gidenin ya da yalnızca kalanın omuzlarına yüklemek mümkün değildir. Acı, iki tarafa da farklı suretlerle uğrar. Giden, ardında bıraktıklarının yükünü taşır; kalan ise kaybettiklerinin yokluğunu.
Belki de asıl soru şudur:
Kalan neyi kaybeder, giden neyi kazanır?
Giden gerçekten birini mi bırakır, yoksa kendini mi bulur?
Kalan gerçekten yalnız mı kalır, yoksa ayrılığın içinden yeni bir hakikate mi ulaşır?
Ve en önemlisi; insan, kendini bulmak uğruna ne kadar bedel ödemeye razıdır?
Çünkü insanın en büyük yolculuğu, bir başkasına değil; kendi hakikatine doğru yaptığı yolculuktur. Bu yolculukta kimi gider, kimi kalır, kimi de uzun süre eşikte bekler. Fakat her biri aynı sorunun peşindedir: "Ben kimim ve hangi hakikate aitim?"
Bugün içimizdeki bütün gidişleri, bütün kalışları ve bütün bekleyişleri selamlayalım. Terk edenleri de terk edilenleri de anlayışla analım. Çünkü her ayrılık, görünmeyen bir hikâyenin son cümlesidir.
Hakikati ararken kendi nefsine kul olmayan, kendi özünü yeniden doğurma cesareti gösteren bütün yüreklere selam olsun.
Gidenlere selam olsun.
Kalanlara selam olsun.
Eşiğinde sessizce bekleyenlere selam olsun.
Ve en çok da, kaybolduğu yerden kendini yeniden bulmayı başarabilen yüreklere selam olsun.