Kendime rastladığım günden bu yana sustuğum kadar konuşmadığımı fark ediyorum. Çünkü bilirim ki her söze karışmak, her konuda fikir beyan etmek ve sırf konuşmuş olmak için kelimeleri çoğaltmak hikmetten değil, hakikatten uzaklaşmaktan beslenir. İnsan her şeyi bilmek zorunda değildir. Asıl meziyet, neyi bildiği kadar neyi bilmediğini de idrak edebilmektir.
Hayat boyunca en çok zorlandığım şeylerden biri, konuşulması gereken yerde susamayan, susulması gereken yerde ise sözün sınırını aşan insanları anlamaya çalışmak oldu. Çünkü kelamın da bir vakti, bir ölçüsü ve bir emaneti vardır. Her duyulan sözün üzerine söz eklemek marifet değildir. Marifet, gerektiğinde susabilmek ve hakikatin sesine kulak verebilmektir.
Bazen düşünüyorum; insan bilmediği bir mesele hakkında nasıl bu kadar kolay hüküm verebiliyor? Nasıl oluyor da yaşamadığı acılara, bilmediği hikâyelere ve görmediği gerçeklere dair kesin yargılar kurabiliyor? Elbette insan bir acıyı anlayabilir, bir sevince ortak olabilir, bir hadiseye dair empati geliştirebilir. Fakat empati başka şeydir, hüküm vermek başka.
İnsan insanı yargılamaya başladığında, çoğu zaman kendi eksikliğini görmez olur. Kusur aramak kolaydır; zor olan, kendi kusuruyla yüzleşmektir. Dedikodunun gölgesinde büyüyen hükümler, hakikatin güneşine dayanamaz. Oysa sabrın da bir sahibi vardır, mazlumun da. Karıncanın hakkını yerde bırakmayan bir Rab varken, insanlar neden adaleti kendi ellerinde dağıtmaya çalışır? Neden ilahî hükmü beklemek yerine beşerî hükümlerle kalpleri yaralamayı tercih eder?
Biraz duralım ve birlikte tefekkür edelim.
İnsan sustuğu kadar mı konuşur, yoksa konuşabildiği kadar mı susar?
Hakikate giden yol sessizlikten mi geçer, yoksa kelimelerden mi?
İnsan kendine ulaşmak için önce susmayı mı öğrenmelidir?
Bilmediğini söylemek neden bu kadar ağır gelir insana?
“Bilmiyorum” demek gerçekten eksiklik midir, yoksa ilmin başladığı ilk kapı mıdır?
Belki de insanın en büyük olgunluğu, bilmediğini kabul edebildiği andır. Çünkü hakikat, her soruya cevap vermekte değil; gerektiğinde susup öğrenmeye niyet edebilmektedir.
Sessizlik çoğu zaman boşluk değildir. Bazen insanın içinde kurduğu en derin cümleler, dudaklarından hiç dökülmeyenlerdir. En büyük fırtınalar bazen en sakin görünen yüreklerde kopar. En derin çığlıklar ise çoğu zaman sessizliğin içinde yankılanır.
Şimdi herkes kendi içine dönsün ve kendi sesiyle baş başa kalsın.
En çok sustuğunuz ama yüreğinizin çığlık çığlığa haykırdığı anı hatırlıyor musunuz?
Susunca mı çoğalıyor insan, yoksa konuştukça mı eksiliyor?
En son ne zaman kendinizle uzun uzun konuştunuz?
En son ne zaman gerçekten sustunuz?
Belki de insanın kendine varan yolu kalabalık sözlerden değil, derin sessizliklerden geçer. Çünkü insan bazen konuşarak dünyayı tanır; fakat susarak kendini tanır.
Sözün hakikatinde yeniden buluşuncaya kadar yüreğinize iyi bakın. Sessizliğinde huzur bulan gönüllere, bilmişlik taslamadan öğrenmeye devam eden yüreklere ve hakikatin karşısında tevazuyla eğilen ruhlara selam olsun.