Bana vicdanın ne olduğunu sorarlarsa, derim ki: İnsan, vicdanı kadar insandır. Çünkü vicdan, yalnızca iyi ile kötüyü ayıran bir ölçü değil; insanın yediği lokmadan söylediği söze, attığı adımdan başını koyduğu yastığa kadar bütün hayatını muhasebeye çeken ilahî bir terazidir. İnsanın kendisiyle yüzleştiği, nefsinin sesini susturup hakikatin sesini dinlediği en mahrem makamdır.
Nasıl ki buğday, yabancı tohumlardan, samanından ve fazlalıklarından ayrılmak için süzgeçten geçirilirse; insan da vicdanın ince eleğinden geçmeden hakiki manada kemale eremez. Eksiklerimiz, kırgınlıklarımız, yüklerimiz, hırslarımız, sevinçlerimiz ve kalbimizde taşıdığımız her duygu; söylediğimiz her söz, kurduğumuz her muhabbet ve yediğimiz her lokma vicdanımızın huzuruna çıkmıyorsa, ben önce kendi insanlığımı, sonra da insanlığımızı sorgularım.
Geliniz, önce kendi içimize dönelim. Kendimizi savunmadan, başkalarını suçlamadan, nefsimizi temize çıkarmadan derin bir tefekküre dalalım. Çünkü insanın en çetin yolculuğu, kendi kalbine yaptığı yolculuktur.
Bir mecliste konuşurken, sözlerimi yalnızca konuşmuş olmak için sarf ediyor; karşımda duran insanın yüreğine değen tarafını hesaba katmıyorsam, kelamımın hangi yaraya dokunacağını düşünmeden konuşuyorsam, dönüp vicdanımın kapısını çalmak zorundayım. Çünkü söz bazen bir merhem, bazen de yıllarca kapanmayacak bir yaranın başlangıcı olabilir.
Eğer bir insanın gözündeki yaşa sebep olmuş, yüreğine keder bırakmış, ruhunda derin bir iz açmış ve ardından hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam edebiliyorsam, vicdanımın sesini kaybetmeye başlamışım demektir. Zira vicdan, başkasının acısına karşı duyarsız kalmayan kalbin adıdır. Başkasının yarasına yabancılaşan bir yürek, zamanla kendi hakikatine de yabancılaşır.
Belki de vicdanın ölümü, kötülük yapmakla değil; kötülüğe alışmakla başlar. İnsan, yanlışlarını sorgulamamaya başladığında, yaptığı hatalar karşısında içi sızlamadığında ve başını yastığa koyduğunda ruhunda en küçük bir hesaplaşma yaşamıyorsa, vicdanının diri tarafını kaybetmiş demektir. O vakit insan yaşamıyor; yalnızca vicdanının sessizleşmiş gölgesiyle ömür tüketiyordur.
Şimdi kendimize soralım:
En son ne zaman söylediğimiz bir sözün ardından vicdan azabı duyduk?
En son ne zaman işlediğimiz bir kusurun farkına varıp içimizde bir pişmanlık hissettik?
En son ne zaman bir günahın yükünü omuzlarımızda hissedip samimi bir tövbeyle Rabbimize yöneldik?
En son ne zaman bir mazlumun sessiz çığlığını duyup kendi rahatımızdan vazgeçtik?
Ve en son ne zaman vicdanımızı kirletmemek adına susulması gereken yerde sustuk, konuşulması gereken yerde konuştuk?
Bugün kaç kişi gerçekten vicdanen rahattır? Kaç kişi başını yastığa koyduğunda kalbinin derinliklerinden yükselen bir hesaplaşma yaşamadan uyuyabilmektedir? Kaçımız, hakikati bildiği hâlde menfaat uğruna sessiz kalmamış, gücü yettiği hâlde zulmün karşısında geri adım atmamıştır?
Unutulmamalıdır ki insanı büyük yapan sahip oldukları değil, vazgeçebildikleridir. Bazen bir makamdan, bazen bir menfaatten, bazen de dünyanın sunduğu geçici nimetlerden vazgeçmek gerekir; yeter ki vicdan yaralanmasın. Çünkü kaybedilen her şey telafi edilebilir, fakat kirletilen bir vicdanın hesabı insanın peşini ömür boyu bırakmaz.
Bu yüzden yüreğinde merhametin izini taşıyanlara, başkasının acısını kendi acısı bilenlere, vicdanını dünyanın bütün menfaatlerinden üstün tutanlara selam olsun.
Hakkın yanında durabilmek için bedel ödeyenlere, vicdanına haram bulaşmasın diye sahip olduklarından vazgeçebilenlere, hürriyeti pahasına doğruluktan ayrılmayanlara, kalbini adaletle diri tutanlara ve merhameti hayatının pusulası yapanlara selam olsun.
Çünkü günün sonunda insanı kurtaracak olan ne servetidir ne şöhreti ne de ardında bıraktığı dünya nimetleridir. İnsanı kurtaracak olan; gecenin en sessiz vaktinde başını yastığa koyduğunda vicdanının kendisine vereceği hükümdür.