İnsan, dünya yolculuğunda kimi zaman yoklukla, kimi zaman varlıkla sınanır. Kiminin nasibine eksiklik düşer, kiminin ise sahip olduklarının ağırlığı yüklenir. Fakat hangisi daha zordur diye sorulduğunda, cevabı yalnız akıl değil; yaşanmışlıklar, gözyaşları ve kalbin derinliklerinde saklı hakikatler verir.

Önce yokluk üzerine tefekkür edelim.

Kimi insan maddi darlıkla sınanır; alın teri döker, çırpınır, mücadele eder fakat yine de arzu ettiği imkânlara ulaşamaz. Kimi zaman evine ekmek götürememenin mahcubiyetiyle baş başa kalır. Kimi insan evlat hasretiyle yanar; tıbbın sunduğu bütün imkânlara başvurur, umutla bekler, dua ile sabreder ama yine de kucağı boş kalır. Kimi, anne-babanın yokluğuyla büyür; kimi, hayat arkadaşını kaybetmenin tarifsiz acısıyla yaşar. Kimi ise kalabalıkların ortasında yapayalnız bırakılır.

Yokluğun şekli değişse de insanın yüreğinde açtığı boşluk aynıdır. Her eksiklik, sabrın ve teslimiyetin sınandığı ayrı bir imtihan kapısıdır.

Şimdi kendimize soralım:

Kaç insan yoklukla sınandığı hâlde içindeki merhameti kaybetmedi?

Kaç insan yaşadığı acıları başkalarının yarasına dönüştürmedi?

Kaç insan kaderine isyan etmek yerine Rabbine sığındı?

Kaç insan dilini şikâyete değil, zikre alıştırabildi?

Ve kaç insan bütün eksikliklerine rağmen özünü, kulluğunu ve insanlığını muhafaza ederek yoluna devam edebildi?

Bunlar üzerinde uzun uzun düşünmek gerekir.

Fakat hayat yalnızca yoklukla imtihan etmez insanı. Bazen de en ağır sınavlar, sahip olduklarımız üzerinden gelir.

Belki de varlıkla imtihan, yoklukla imtihandan daha çetindir.

Düşünelim...

Evlat sahibi olamamanın hüznü mü daha ağırdır, yoksa kokusunu içine çektiğin, sesini duyduğun, ellerini tuttuğun bir evladı kaybetmenin acısı mı?

Ben kendi yaşadıklarımdan süzülen bir hakikatle söylüyorum ki; var olanın yokluğuyla sınanmak, hiç sahip olunmayanın hasretinden çok daha yakıcıdır. Çünkü hasret, hayalini özler; ayrılık ise hatıralarıyla birlikte insanın yüreğine yerleşir. Bir evladın kokusunu bilmek, gülüşünü tanımak, sesini duymak ve sonra onun yokluğuna alışmaya çalışmak, bir annenin taşıyabileceği en ağır yüklerden biridir.

İşte bu yüzden her nimet, beraberinde bir mesuliyet ve bir imtihan taşır.

Mesele yalnız evlat da değildir.

Mal da böyledir.

Bir insanın hiçbir şeyi olmayabilir; çalışır, çabalar, sabreder ve rızkının peşinden gider. Bu kolay değildir. Fakat çokça nimete sahip olmak da ayrı bir muhasebenin kapısını aralar. Çünkü insana yalnız kazandığı değil, kazandığını nasıl kullandığı da sorulur.

Nereden kazandın?

Nereye harcadın?

Kime yardım ettin?

Kimin hakkını gözetmedin?

Hangi nimeti şükürle karşıladın, hangisini gafletle tükettin?

İşte varlığın yükü biraz da burada başlar.

Bu yüzden servet yalnızca bir zenginlik değil; aynı zamanda ağır bir emanettir.

Varlık, insanı kibirle de sınar; yokluk ise sabırla...

Varlık, şükür ister; yokluk, tevekkül...

Varlık, paylaşmayı öğretir; yokluk, dayanmayı...

Her iki yolun da kendine özgü dikenleri vardır.

Bu nedenle hangi hâlde bulunursak bulunalım, ne sahip olduklarımızla övünelim ne de mahrum kaldıklarımız sebebiyle ümitsizliğe düşelim. Çünkü bugün uzaktan baktığımız bir imtihanın yarın tam ortasında kendimizi bulabiliriz. Hayatın hangi sayfasında ne yazdığını, hangi kaderin hangi vakitte kapımızı çalacağını hiç kimse bilemez.

Bu yüzden insan, başkasının derdine yukarıdan bakmamalıdır. Her acıya, "Bu benim de başıma gelebilir." idrakiyle yaklaşmalıdır. Merhamet de zaten böyle bir farkındalığın meyvesidir.

Unutmayalım ki Rabbimiz hiçbir kuluna taşıyamayacağı bir yük yüklemez. Her dağın karı kendine, her omzun yükü kendi takatine göredir. Bizlere düşen; imtihanın şekline değil, imtihan karşısındaki duruşumuza bakmaktır.

İster varlıkla sınanalım ister yoklukla...

İster hasretle yürüyelim ister nimetlerle kuşatalım...

Asıl mesele; vicdanımızı, merhametimizi, kulluğumuzu ve insanlığımızı kaybetmeden yol alabilmektir.

Rabbim hepimize sabrın güzelliğini, şükrün bereketini, teslimiyetin huzurunu nasip etsin. İmtihanlarımızı kolaylaştırsın, yüklerimizi hafifletsin, kalplerimizi hakikatten ayırmasın. Âmin.