İnsanın en uzun yolculuğu, ayaklarıyla kat ettiği yollar değil; kalbiyle yürüdüğü mesafelerdir. Kimi zaman bir ömür sürer bu yolculuk, kimi zaman ise tek bir kelimenin gölgesinde başlar. Benim yolculuğum da kalpten kaleme uzanan, sancısıyla olgunlaştıran, eksilttikçe tamamlayan kadim bir serüvenin adıdır.
Yazmak duygusu yüreğimde ilk kez kök saldığında elimde yalnızca bir kurşun kalem ve birkaç boş sayfa vardı. O gün, ruhumun yıllardır taşıdığı yüklerin kelimelere dönüştüğüne şahit oldum. Durmadan yazdım. Dinlenmeden yazdım. İçimde biriken her kırgınlığı, her özlemi, her sessiz çığlığı satırlara emanet ettim. Kalemimin ucundan dökülen her cümle, ruhumun zincirlerinden bir halkayı koparıp götürdü. Her kelime beni biraz daha hafifletti, biraz daha özgürleştirdi.
Yazmak benim için yalnızca bir eylem olmadı. Yazmak, kendime açılan bir kapı oldu. Karanlıkta yönünü kaybetmiş bir yolcunun ufukta gördüğü ilk ışık gibi yolumu aydınlattı. Uçmayı bilmeyen bir kuşa kanat takıp gökyüzünü öğretmeye çalışmak ne kadar imkânsız görünüyorsa, ruhumun yaralarını kelimelerle iyileştirmek de o kadar zor görünüyordu. Fakat insan bazen imkânsız sandığı şeylerin içinde kendi hakikatini bulur.
Yazdım.
Yazdıkça çoğaldım.
Çoğaldıkça inceldim.
İnceldikçe eksildim.
Eksildikçe hiçliğin eşiğine ulaştım.
Ve hiçliğe yaklaştığım yerde kendime rastladım.
İnsan bazen kendisini bulabilmek için bütün fazlalıklarından vazgeçmek zorunda kalır. Çünkü hakikat, kalabalıkların içinde değil; sessizliğin derinliklerinde saklıdır. Kendime rastladığım gün, başkalarının yollarında yürümeyi bıraktım. Başkalarının menzillerine ulaşmaya çalışmaktan vazgeçtim. Başkalarının hayallerinde misafir olmaktan yorulduğumu fark ettim.
O gün anladım ki insanın her istediği yer ona ait değildir. Her sevgi yuva olmaz. Her yakınlık aidiyet taşımaz. Her kalp huzur vermez.
Gitmek istediğim menzilin bana ait olmadığını gördüğümde, ruhumun ilk durağında durup bütün bağlarımı çözdüm. Bana ait olmayan sevgilerden, içinde kendimi bulamadığım yüreklerden, yalnızca alışkanlıkla sürdürülen bağlardan özgürleştirdim kendimi. Çünkü bazen bir insanın kendisine verebileceği en büyük hediye, ait olmadığı yerlerden ayrılma cesaretidir.
Kendimi buldum mu?
Hayır.
Hâlâ arıyorum.
Her gün biraz daha derine inerek, her gün biraz daha kendime yaklaşarak arıyorum. Ruhuma denk düşecek bir ruhu, kalbimin sesini anlayacak bir yüreği, beni ben olduğum hâlimle kabul edecek bir hakikati arıyorum. Karşıma çıkar mı bilmiyorum. Belki yarın, belki yıllar sonra, belki de hiç...
Fakat bildiğim bir gerçek var:
İnsan bazen aradığı şeye ulaşmak için değil, ararken dönüşmek için yola çıkar.
Bu dönüşümün bedeli ağırdır. Çünkü yeniden doğmak kolay değildir. Bir tohumun toprağı yararak filiz vermesi nasıl sancılıysa, insanın kendi küllerinden yeniden doğması da öyle sancılıdır. Belki annem beni dünyaya getirirken çektiği acının ağırlığını yalnızca bedeniyle hissetti. Ben ise yeniden doğarken acıyı ruhumun en derin yerlerinde hissettim. Çünkü bedenin sancısı geçer; ruhun sancısı ise insanı değiştirir.
Tam da bu yüzden durup düşünmek gerekir.
Kaç insan gerçekten ait olduğu yerde yaşamaktadır?
Kaç insan sevildiği yerde çiçek açabilmektedir?
Kaç insan sevdiğinden ve sevildiğinden emin bir kalple uyuyabilmektedir?
Kaç insan kendisini bulabilmek uğruna sahip olduklarından vazgeçme cesareti gösterebilmektedir?
Bu soruların cevabı kolay değildir. Çünkü insan çoğu zaman yaşadığı yere ait olduğunu zannederken yalnızca mecburiyetlerinin içinde yaşamaktadır. Sevgi sandığı şey bazen alışkanlık, aidiyet sandığı şey bazen korku olabilmektedir.
Oysa gerçek aidiyet, insanın ruhunun huzur bulduğu yerde başlar. İnsan, kendisini inkâr etmek zorunda kalmadığı yerde kök salar. Kalbinin sesini susturmak zorunda kalmadığı yerde çiçek açar. Olduğu gibi kabul edildiği yerde büyür.
Bu yüzden kendisini yeniden inşa etme cesareti gösteren bütün yüreklere selam olsun.
Kendi karanlığıyla yüzleşenlere selam olsun.
Eksilmekten korkmayanlara selam olsun.
Küllerinden yeniden doğmayı göze alanlara selam olsun.
Çünkü insan eksilmeden tamamlanmaz. Kusurlarını kendi aynasında görmeyen, başkasının aynasına baktığında hakikati göremez. Kendisiyle yüzleşemeyen, başkasını gerçekten anlayamaz.
Şimdi derin bir tefekkürün eşiğinde kendimize şu soruyu sormanın vakti gelmiştir:
Biz gerçekten ait olduğumuz yerde mi yaşıyoruz?
Yoksa yalnızca mecbur kaldığımız yerlere aidiyet yüklemeye mi çalışıyoruz?