Affınıza sığınarak söze başlamak isterim. Kelimelerin ruhuyla hemhâl olmayı sevenlerdenim. Çünkü bana göre her kelimenin bir kıymeti, bir değeri ve bir hakikati vardır. Her kelam, kendi içinde sayısız mana taşır. İnsan nasıl ki bir gönle ilk misafir olduğunda kendisini yabancı hissederse, kelimelerle kurulan dostluk da zamanla derinleşir. Muhabbet arttıkça insanlar birbirini tanır, anlamaya başlar ve birbirinin dünyasında yer edinir. Sonra aynı sofraya oturmak, aynı yollarda yürümek, sevinci ve hüznü paylaşmak isterler. Paylaşılan her duygu, kökleri derinlere uzanan bir bağa dönüşür.

Kelimeler de böyledir. Onların gücü, onlara yüklediğimiz anlam kadardır. Tıpkı bir insana verdiğimiz değer gibi, bir kelime de gönlümüzdeki karşılığı ölçüsünde büyür ve derinleşir.

Şimdi geliniz, birlikte bir tefekkür yolculuğuna çıkalım. Bu yolculukta yüzeyde kalmayalım. Mana denizinin derinliklerine inelim. Düşünelim; önce can mı vardır, yoksa kan mı? Can mı kanı tamamlar, yoksa kan mı cana kapı aralar?

Birçoğunuzun, "Kandan can doğar." dediğini duyar gibiyim. Peki, bu iki kelimenin birbirini doğurduğunu ve birbirine mana verdiğini söylesem kaç kişi itiraz eder?

Kanaatimce bu mesele, üzerinde uzun uzun düşünülmeyi hak eden bir hakikattir.

İnsanın yaratılışına bakalım. Rahimde başlayan yolculukta bir damla meninin zamanla alakaya, ardından şekillenen bir varlığa dönüştüğünü biliriz. Zorlu ve meşakkatli bir inşa sürecinin ardından beden şekillenir, organlar oluşur ve nihayet ilahi nefha ile can tecelli eder. Bu süreç boyunca annenin bedeninde büyük değişimler meydana gelir. Hormonlar değişir, beden farklı tepkiler verir, kimi zaman baş döner, kimi zaman mide bulanır, kimi zaman güç azalır. Fakat bütün bu meşakkatlerin sonunda insan, eşsiz bir mucizenin şahidi olur.

Burada durup düşünmek gerekir.

Aynı bedenin içinde bulunan unsurlar neden birbirinden farklı neticeler doğurur? Neden bir yerde hayatın başlangıcına vesile olan kan, başka bir yerde hayatın son bulmasının sebebi olur?

Bir sürahiden iki ayrı bardağa su doldurduğunuzu düşünün. Su aynı sudur. Rengi değişmez, tadı değişmez. Fakat beden söz konusu olduğunda aynı kaynaktan gelen unsurlar bambaşka hikmetlerin taşıyıcısı olur. İşte burada ilahi sanatın ince sırları karşımıza çıkar.

Kan ile can arasındaki bağ son derece derindir.

Can, kanın taşıdığı hayat vesileleriyle beden sahnesine çıkar. Fakat yine canın bedenden ayrılması çoğu zaman kanın çekilmesi, azalması veya yok olmasıyla gerçekleşir. Birisi

başlangıca işaret ederken diğeri sona kapı aralar. Buna rağmen ikisi de aynı hakikatin farklı yüzleri olarak karşımızda durur.

Belki de kan ve can, birbirinden ayrı iki kelime değil; aynı sırra açılan iki farklı kapıdır.

Biri hayatın maddi yönünü, diğeri manevi yönünü temsil eder. Biri bedeni ayakta tutar, diğeri bedene anlam kazandırır. Kan olmadan beden yaşayamaz; can olmadan bedenin bir kıymeti kalmaz. Hayat, bu ikisinin ahenkli birlikteliğiyle anlam bulur.

Bu sebeple kelimelere yalnızca sözlüklerde yazan anlamlarıyla bakmamak gerekir. Her kelimenin ardında bir hikmet, her hikmetin ardında bir hakikat saklıdır. Kâinatta hiçbir şey birbirinden kopuk değildir. Varlık âlemi nasıl görünmez bağlarla birbirine bağlıysa, kelimeler de mana köprüleriyle birbirine bağlıdır.

Bu hakikati fark eden gönüllere selam olsun.

Kelimelerin sınırlarında değil, mananın ufuklarında yürüyenlere selam olsun.

Görünenin ötesindeki hikmeti arayanlara selam olsun.

Kan ile can arasındaki sırrı tefekkür ederken, hem hayatı var eden hem de hayatı sonlandıran yüce kudretin sonsuz hikmetine hamd olsun.