Sevgi... Tıpkı özlem gibi kısa bir kelimedir; fakat içinde sayısız mana, derinlik ve sır taşır. Her insan onu farklı yaşar, farklı tanımlar; ancak hakiki sevginin özü değişmez. Çünkü sevgi, ruhu genişleten bir iklimdir; korku ise ruhu daraltan bir karanlık.
Peki, korkunun üzerine sevgi inşa edilebilir mi?
Hayır.
Çünkü korkunun temel olduğu yerde güven filizlenmez, güvenin olmadığı yerde de sevgi kök salamaz. Korkuyla kurulan her bağ, görünürde sağlam dursa da özünde çatlaklar taşır. Zamanla o çatlaklar büyür, bağları zayıflatır ve sonunda geriye yalnızca yorgunluk bırakır.
Bir eş düşünelim...
Yüreğinde sevgi kalmadığı hâlde, yalnızca kaybetme korkusuyla, alışkanlıkları terk edemediği için ya da toplumun yargılarından çekindiği için bir birlikteliği sürdürüyor olsun. Böyle bir bağ sevgi üzerine kurulmuş sayılabilir mi? Birlikte geçirilen yıllar, hakikatin üzerini örtebilir mi? İnsan kendine yabancılaşarak ne kadar yol yürüyebilir?
Bir çocuk düşünelim...
Sürekli korkutularak büyütülen, baskıyla yön verilen, sevgiyi itaate mecbur bırakılan bir çocuk... Gün gelir de kendi gücünü, kendi değerini fark ettiğinde, onu korkuyla yanında tutmak mümkün olacak mıdır? Korkuyla elde edilen itaat geçicidir; sevgiyle kazanılan bağlılık ise kalıcıdır.
Aslında insanın hükmetmeye çalıştığı her şey, bir gün onu kaybetme korkusunun da kaynağı olur. Malını baskıyla koruyan, evladını korkuyla yöneten, eşini tahakkümle yanında tutan kişi; sahip olduğunu düşündüğü şeyleri kaybetme endişesiyle huzurunu da kaybeder. Çünkü korkuyla elde tutulan hiçbir şey gerçekten elde tutulmuş değildir.
Ne var ki bazı insanlar bu düzeni sürdürmeye devam eder. İçlerinde büyüttükleri boşluğu kontrol ederek doldurabileceklerine inanırlar. Güç sahibi olmayı sevilmekle, hükmetmeyi değer görmekle karıştırırlar. Oysa insanın bir başkası üzerinde kurduğu baskı arttıkça, kendi iç dünyasındaki huzursuzluk da derinleşir.
Şimdi gelin, birlikte tefekkür edelim...
Kaç insan yalnızca korktuğu için bir ilişkiyi sürdürmektedir?
Kaç kişi değerlerini, çevresini ya da alıştığı hayatı kaybetmemek adına sevmediği hâlde seviyor gibi davranmaktadır?
Kaç insan ölüm korkusuyla ait olmadığı topraklarda kök salmak zorunda kalmıştır?
Kaç kişi sevgi sandığı şeyin aslında bağımlılık, korku ya da mecburiyet olduğunu fark edememektedir?
Ve daha da önemlisi...
Kaç insan baskıyı koruyuculuk, kıskançlığı sevgi, şiddeti sahiplenmek, tahakkümü ise bağlılık zannetmektedir?
Oysa sevgi hükmetmek değildir.
Sevgi, bir ruhu kendine mahkûm etmek değildir.
Sevgi, korkutarak yön vermek, baskıyla şekillendirmek, sindirerek yanında tutmak değildir.
Hakiki sevgi özgür bırakır; çünkü bilir ki zorla tutulan hiçbir yürek gerçekten yanında değildir. Sevgi sahip olmak değil, şahit olmaktır. Bir insanın varlığına, yolculuğuna, acısına ve sevincine eşlik edebilmektir.
Bugün sevgi adı altında yürütülen birçok ilişkinin temelinde korku, çıkar, alışkanlık ya da yalnızlık endişesi yatmaktadır. İnsan bazen kendi kurduğu yalanlara öylesine inanır ki, hakikati görmekten uzaklaşır. Kendini kandırmayı, gerçekle yüzleşmeye tercih eder.
Bu yüzden insan zaman zaman durup kendi içine dönmelidir.
Yüreğine aldığı her duyguyu yeniden tartmalıdır.
Kendine şu soruları sormalıdır:
Kaç yalanı sevgi diye yerleştirdim kalbime?
Kaç yarayı kader diye kabul ettim?
Kaç baskıyı "beni düşünüyor" diyerek meşrulaştırdım?
Kaç kırgınlığı, kaç yargıyı, kaç incitici sözü sevginin dili sandım?
Hakikat bazen acıdır; fakat insanı özgürleştiren de odur.
Ve bilinmelidir ki sevgi, korkunun gölgesinde değil; güvenin, merhametin ve samimiyetin ışığında büyür.
Yüreğinde hakiki sevgiyi taşıyanlara, sevmeyi sahip olmakla karıştırmayanlara, bir insanı özgür bırakabilecek kadar olgun sevenlere, sevgiyi bir hüküm değil bir emanet bilenlere; buradan yürek dolusu selam olsun.
Çünkü gerçek sevgi, zincir kurmaz.
Kanat olur.
.