Korkuyu yenebilmek için önce ondan kaçmayı değil, onu tanımayı öğrenmek gerekir. İnsan çoğu zaman gerçekleşmiş bir hadiseden değil, henüz vuku bulmamış ihtimallerden korkar. Korkunun beslendiği yer, çoğu zaman hakikat değil; zihnin karanlık koridorlarında büyüyen vehimlerdir. Henüz meydana gelmemiş, meydana gelip gelmeyeceği dahi bilinmeyen olaylar, insanın gönlünde ağır bir yük hâline gelir. Oysa hakikate teslimiyet tam olsaydı, korku bu denli geniş bir alan bulamazdı kendisine.
Bazen gecenin sessizliğini yaran bir telefon sesi, bazen vakitsiz çalan bir kapı zili, bazen de günlük hayatın içinde yaşanan küçük bir çatışma ya da beklenmedik bir kaza... Bunların her biri korkunun kapısını aralayabilir. İnsan o andan itibaren her işarette bir anlam aramaya, her gölgede bir tehdit görmeye başlar. Ruhunu endişeyle şekillendirir, zihnini ihtimallerin esaretine teslim eder. Böyle bir hayatın içinde huzur da kaybolur, sükûnet de. Kişi sürekli olacak olanı beklerken, yaşamakta olduğu anı kaybetmeye başlar.
Şimdi geliniz, bu mesele üzerinde birlikte tefekkür edelim.
İnsanların büyük bir kısmı sahip olduğu şeyi kaybetme korkusuyla yaşamaktadır. Makamını, servetini, sağlığını, sevdiklerini, dostluklarını yahut kurduğu düzeni kaybetmekten korkar. Bu korku zamanla öyle ağır bir yük hâline gelir ki, insan daha felaket gelmeden onun acısını yaşamaya başlar. Ne var ki korkuyla geçirilen o uzun saatler ve günler, felaket gerçekleştiğinde insana hiçbir fayda sağlamaz. Bilakis yorgun düşen ruhunu daha da güçsüz bırakır.
Bir ilişkinin ardından yeniden bağ kuramamaktan korkanlar vardır. Bir dostluğun bitişinden sonra artık kimseye güvenemeyeceğini düşünenler vardır. Yeni bir yuvanın kurulamayacağını, yeni bir sevginin filizlenemeyeceğini zannedenler vardır. Bu korkular zamanla insanın kalbine duvarlar örer. Öyle ki kişi yalnızca yeni bir ilişkiye başlamaktan değil, başka bir insanın varlığına yaklaşmaktan bile çekinir hâle gelir.
Bir kez daha düşünelim.
Kaç insan yalnızlığın sessiz çığlığıyla mücadele ediyor?
Kaç insan kabalıklardan, kırgınlıklardan ve anlaşılmamaktan yoruldu?
Kaç insan aldığı bütün yaralara rağmen yeniden sevebilme cesaretini gösterebiliyor?
Kabul etsek de etmesek de korkunun ecele hiçbir faydası yoktur. Korku, kaderin hükmünü değiştirmez. Yaşanacak olanı durdurmaz. Sadece insanın iç huzurunu tüketir. Eğer korkunun insana bir kazanç sağladığını düşünen varsa, dönüp kendi yüreğine sorsun; korkularının ona hangi huzuru verdiğini samimiyetle düşünsün.
Bugün birçok insan hasta olmaktan korktuğu için yediğine içtiğine dikkat ediyor. Sağlığını korumak adına çeşitli tedbirler alıyor. Bu elbette aklın ve sorumluluğun gereğidir. Fakat
asıl soru şudur: Kaç kişi korkunun kalbine yerleşmesine engel olabiliyor? Kaç kişi tedbir ile endişeyi birbirinden ayırabiliyor?
Biraz daha derin düşünelim.
Bütün korkuların yolu en sonunda aynı kapıya çıkar: ölüm korkusuna.
Peki kaç kişi gönül rahatlığıyla "Ölümden korkmuyorum" diyebilir?
Daha da önemlisi, korkmak ölümü geciktirebilir mi?
İşte "Kadere iman eden, kederden emin olur." sözü tam da burada bütün hikmetiyle tecelli eder. Çünkü insan, her şeyin ilahî takdir içinde gerçekleştiğini idrak ettiği ölçüde kalbindeki yüklerden kurtulur. Teslimiyet arttıkça korkular azalır; güven arttıkça endişeler çözülür.
Korku çoğu zaman iman boşluğunun ve tevekkül eksikliğinin gölgesinde büyür. İnsan Rabbine olan güvenini güçlendirdikçe, hayatın yükleri hafiflemeye başlar. "Her şey olacağına varır." hakikatini yüreğinde taşıyan bir insan, sebeplere sarılır fakat sonuçların kaygısıyla kendini tüketmez.
Bu sebeple korkularımızdan kaçmak yerine onları tanımalı, yüzleşmeli ve onları hakikatin ışığında değerlendirmeliyiz. Çünkü insanın kurtuluşu korkularını inkâr etmekte değil, onları aşacak bir teslimiyet ve güven inşa edebilmesindedir.
Rabbim bizlere ve bütün gönüllere kadere iman etmeyi, tevekkül ile yaşamayı ve kederden emin olmayı nasip eylesin.
Korkularınızla yüzleşin. Onları tanıyın. Onlarla barışın. Fakat hiçbir zaman kalbinizi ve ruhunuzu onlara teslim etmeyin. Çünkü korku misafir olabilir; fakat ona gönlünüzde daimî bir makam vermek, kendi özgürlüğünüzden vazgeçmek demektir.