İnsan, hayatın içinde gördükleri ve işittikleriyle sınırlı kalmadığında; kendi özünde saklı duran cevheri keşfetmeye cesaret ettiğinde yeniden doğmaya başlar. Karanlıklardan korkmadığında, engebeli yolları göze aldığında, alacağı her yaraya rağmen yürümeye devam ettiğinde hakikatin kapıları onun için aralanır. Çünkü yanmayı göze almayan, yeniden doğmanın sırrına eremez.

Birlikte tefekkür edelim...

Hiç gebe kalmadan doğum yapan bir kadın gördünüz mü?

Hiç kuluçkaya yatmadan yavrusunu dünyaya getiren bir canlıya şahit oldunuz mu?

Hiç çiçek çiçek dolaşmadan bal yapan bir arı gördünüz mü?

Ya da hiç toprağın bağrına düşmeden, karanlığında sabırla beklemeden, kabuğunu çatlatmadan yeşeren bir tohum gördünüz mü?

Hakikat apaçıktır. Görebilen için aşikâr, idrak edebilen için berraktır. Varlık âleminde hiçbir doğuş zahmetsiz değildir. Her oluş, bir bekleyişin; her diriliş, bir sabrın; her yükseliş ise bir bedelin neticesidir.

Doğmak, her şeyden önce cesaret etmektir.

Bu cesaretin en büyük tecellisi ise annelik makamında görünür. Bir annenin taşıdığı yük, çektiği sancı ve sabırla beklediği doğum anı; insanın hakikate yolculuğunun en canlı misalidir. Çünkü hayatın kendisi de bir doğumdur ve her doğum, sancıyla birlikte gelir.

Hayatın tokadı çoğu zaman merhametsizdir. Kimi zaman yaralar, kimi zaman yorar, kimi zaman da insanı kendi gölgesinden bile mahrum bırakacak kadar yalnız bırakır. Fakat hakikatin kapıları çoğu zaman tam da bu yalnızlıkların ardından açılır. Çünkü yeniden filizlenebilmek için önce çözülmeyi, dağılmayı ve yanmayı göze almak gerekir.

Bir tohum, toprağın karanlığında çürümeyi göze almadan filizlenemezken insanın bu kanundan muaf olduğunu düşünmek mümkün müdür?

İnsan da aslında bir tohumdur.

Kendi yaralarını sevgiyle karşılayabilen, kusurlarının ağırlığını yargılamadan taşıyabilen, eksiklerini inkâr etmek yerine onları anlamaya çalışan insanın kalp gözü zamanla açılır. İşte o zaman hakikatin nuru en berrak hâliyle gönlüne doğar.

İçimizde büyüyen sessizlikler, susturulmuş çığlıklar ve tarif edilemeyen boşluklar aslında bir yok oluşun değil; derinleşen bir dönüşümün habercisidir. Çünkü kelâm da bir can gibidir. Vakti gelmeden doğmaz. Tıpkı rahminde evladını taşıyan bir annenin sessiz bekleyişi gibi, sözler de insanın içinde büyür, olgunlaşır ve zamanı geldiğinde dile dökülerek hayata karışır.

Ne zaman ki insanın içinde yeni bir doğum başlar; ne zaman ki ruhun suları hareketlenir ve kalbin rahmi titreyerek yeni bir varoluşun işaretini verir; işte o an değişim başlamıştır.

Acılar da böyle çalışır.

Önce sıkar.

Önce daraltır.

Önce yaralar.

Önce bekletir.

Sonra yoğurur.

Sonra olgunlaştırır.

Sonra da insanı kendisiyle tanıştırır.

İnsan sabrı öğrendikçe bekleyişin hikmetini, hikmeti öğrendikçe de hakikatin kokusunu almaya başlar. Çünkü hakikat çoğu zaman geniş meydanlarda değil, daralan gönüllerde büyür.

Şimdi kendimize soralım:

Kaç kişi küllerinden yeniden doğma cesaretini gösterebilir?

Kaç kişi alacağı yaraları bilmesine rağmen yola çıkabilir?

Kaç kişi düşmekten korkmadan yürümeye devam edebilir?

Kaç kişinin yeniden doğuşuna omuz verebildik?

Kaç kişinin yükünü hafifletebildik?

Kaç kişinin karanlığına bir kandil olabildik?

Bu sorularla baş başa kalalım ve gönlümüzü tefekküre açalım.

İşte o zaman anlarız ki doğan aslında bir metin değildir.

Doğan, insanın kendisidir.

Küllerinden yükselen bir ruhun yeniden dirilişidir.

Acının içinden süzülen umudun, karanlığın içinden yükselen ışığın ve yokluğun kıyısından dönen bir kalbin hikâyesidir.

Ve bu hakikatin başında, bütün doğuşların ilk öğretmeni olan annelik makamı vardır.

Bu vesileyle başta kendi annem olmak üzere, yüreğinde merhameti taşıyan, sevgiyi büyüten ve insanlığa hayat veren bütün annelerin ellerinden hürmetle öpüyor; Rabbimden sağlık, huzur ve bereket diliyorum.

Çünkü her doğuşun ardında bir anne duası, her dirilişin ardında ise bir anne yüreği vardır.