Samimiyet, çoğu zaman dillere kolayca düşen fakat hakikatte taşınması ağır bir emanettir. Herkes samimiyetten söz eder; ancak samimiyetin gerçek manada neye tekabül ettiğini idrak etmek, onu yalnızca bir duygu olarak değil, bir ahlak ve karakter meselesi olarak görmek gerekir. Çünkü samimiyet, sözlerin güzelliğinden önce kalbin doğruluğunda, niyetin berraklığında ve davranışların tutarlılığında tecelli eder.
Benim nazarımda samimiyet; katıksız bir vefa, sarsılmayan bir sadakat ve karşılık beklemeyen bir cefakârlıktır. İnsan, samimiyet yoluna çıkmadan önce kendi nefsinin putlarından vazgeçebilmelidir. Kendi benliğini merkeze koyan, her şeyi kendi menfaati etrafında değerlendiren bir ruhun samimiyet inşa etmesi mümkün değildir. Samimiyet, insanın kendisini aşabildiği ölçüde büyür ve derinleşir.
Bir insana yoldaş olmak, yalnızca onun güzel günlerine ortak olmak değildir. Gerçek yoldaşlık, onun yükünü omuzlayabilmek, kederine ortak olabilmek ve acısının yankısını kendi yüreğinde hissedebilmektir. Eğer bir insanın derdiyle dertlenmiyor, yarasıyla sızlamıyor, yalnızca hayatının huzurlu ve sorunsuz zamanlarında yanında bulunmak istiyorsak buna samimiyet demek mümkün değildir. Bu olsa olsa duyguların tüketildiği, insanların birbirini kendi ihtiyaçları doğrultusunda kullandığı sahte bir yakınlıktır.
Hakikatten uzak her bağ, gün gelir çözülmeye başlar. Samimiyetsizlik üzerine kurulan ilişkiler dışarıdan ne kadar sağlam görünürse görünsün, özünde çürümeye mahkûmdur. Çünkü hakikatin bulunmadığı yerde güven yaşayamaz; güvenin olmadığı yerde ise sevgi kök salamaz. Kök salamayan hiçbir duygu da uzun süre ayakta kalamaz.
Biraz tefekkür edelim.
Toprak ne kadar bereketli olursa olsun yağmurdan mahrum kaldığında ürün verebilir mi?
Bir tohum ne kadar kaliteli olursa olsun susuz bırakıldığında yeşerebilir mi?
Bir çiftçi ne kadar bilgili ve tecrübeli olursa olsun, verimsiz toprağa düşen ve gerekli bakımı görmeyen bir tohumdan beklediği mahsulü elde edebilir mi?
Hayatın en sade gerçeklerinden biri şudur: Varlıklar birbirini tamamlayarak kemale erer. Eksik kalan her unsur, bütünün ahengini bozar.
İnsan ilişkileri de bundan farklı değildir. Samimiyet iddiası varsa fakat hissiyat yoksa, sevgi varsa fakat onu besleyecek emek yoksa, muhabbetten söz ediliyor fakat fedakârlık gösterilmiyorsa, sözler dudaklardan çıkıyor ancak kalbe inmiyorsa orada hakiki samimiyet bulunmaz. Çünkü sevgi yalnızca hissedilen bir duygu değildir; aynı zamanda emek verilen, korunan ve büyütülen bir değerdir.
Bir insanın mutluluğunu kendi mutluluğu kadar önemsemeyen, gerektiğinde bazı şeylerden feragat etmeyen, onun iyiliği için mücadele etmeyen bir gönül samimiyetin yükünü taşıyamaz. Kalpte doğan duygu zihinde demlenmiyor, ruhta karşılık bulmuyor ve
davranışlara dönüşmüyorsa o duygu eksik kalmıştır. Samimiyet ancak hissin, düşüncenin ve davranışın aynı hakikatte buluşmasıyla ortaya çıkar.
Bazen insan bütün bu duyguları yaşadığı hâlde sevdiğinin yanında bulunamayabilir. Mesafeler buna engel olabilir. Fakat uzaklık yalnızca bedenler arasındadır. Ruhlar arasındaki mesafeyi kilometreler belirlemez. İnsan, yanı başındaki birine yabancılaşabilirken dünyanın öbür ucundaki bir gönülde kendine en sıcak yeri bulabilir. Çünkü kalplerin yakınlığı mekânla değil, samimiyetle ölçülür.
İşte bu yüzden samimiyet ne para ile satın alınabilir ne de herhangi bir dünya ölçüsüyle değerlendirilebilir. Onun değeri rakamlara, çıkarlara ve hesaplara sığmaz. Samimiyet, insanın ruhunda filizlenen ve yalnızca hakikatle beslenen nadide bir cevherdir.
Bu nedenle hayatımızda samimiyet üzerine kurulmuş bir duygu varsa ona sımsıkı sarılmalıyız. Bir insanın yokluğunda bile onunla hemhâl olabiliyor, sevincine ve hüznüne gönülden ortak olabiliyorsak bunun kıymetini bilmeliyiz. Çünkü bu, sıradan bir yakınlık değil; ruhların birbirine duyduğu derin bir aşinalıktır.
Modern zamanların hızla tükettiği değerler arasında belki de en çok samimiyete ihtiyaç duyuyoruz. İnsanların birbirini anlamaya değil kullanmaya, dinlemeye değil cevap vermeye, gönül almaya değil menfaat sağlamaya yöneldiği bir çağda samimiyet, adeta kaybolmaya yüz tutmuş bir hazine gibidir.
Gelin biraz daha tefekkür edelim.
Kalbimizde taşıdığımız duyguların ne kadarının hakikate dayandığını, ne kadarının yalnızca ihtiyaçlarımızın ve beklentilerimizin yansıması olduğunu sorgulayalım. Samimiyetin yükünü taşımaya gerçekten hazır olup olmadığımızı kendimize soralım.
Ve eğer yüreğimizde hakiki bir samimiyet filizlenmişse onu koruyalım, büyütelim ve ona emek verelim. Çünkü samimiyetin bulunduğu yerde güven vardır, güvenin bulunduğu yerde vefa vardır, vefanın bulunduğu yerde sadakat vardır ve bütün bunların bulunduğu yerde insan ruhu kendine gerçek bir yurt bulur.
Bugün herkesi, yüreğinde boy veren en samimi duyguyla yeniden buluşmaya davet ediyorum. Çünkü insanın hakikate en çok yaklaştığı yer, samimiyetle attığı adımların başladığı yerdir.