İnsan, yaratılışı gereği sevmeye meyillidir. Kalbin en derin köşelerinde taşıdığı aidiyet arzusu, yalnızca bir duygunun değil, varoluşunun da bir parçasıdır. Bu sebeple insan bazen bir dosta, bazen bir eşe, bazen bir evlada, bazen de hatıralara bağlanır. Ancak her sevginin ardında daha büyük bir hakikat gizlidir. Çünkü hakiki ve mutlak sevgi yalnızca Allah'a aittir.

Allah'ın sevgisi eksiksizdir. O'nun sevgisinde terk edilmek yoktur. O'nun sevgisinde değişmek, azalmak ve son bulmak yoktur. İnsan ise fânidir. İnsan değişir, uzaklaşır, eksilir ve nihayetinde bu dünyadan göçüp gider. Buna rağmen insanın kalbi neden geçici olanı sevmekten vazgeçemez?

Belki de bunun cevabı, fâni olanın içinde bâkî olana ait izler bulunmasındadır. İnsan sevdiği kişide merhameti görür ve Rahmân'ı hatırlar. Vefayı görür ve Vefiyy olan Rabbini hatırlar. Güzelliği görür ve Cemîl olan Allah'ın tecellilerine şahit olur. Bu sebeple sevgi, yalnızca bir insana yönelmiş duygu değildir. Sevgi, ruhun ezelî kaynağına gönderdiği sessiz bir selamdır.

Aidiyet de çoğu zaman yanlış anlaşılır. İnsan birine ait olmak ister. Ancak bu aitlik sahip olmak değildir. Bir insanı putlaştırmak değildir. Onu kendi hükmü altında görmek değildir. Aitlik; bir kalbin yükünü paylaşabilmek, bir gözyaşına ortak olabilmek, bir sevince samimiyetle gülümseyebilmektir. Hakiki bağlılık, sahiplenmekten değil; omuz vermekten doğar.

Dünya hayatındaki her şey gibi sevgiler de geçicidir. İnsanlar gelir ve gider. Yollar birleşir ve ayrılır. Kalpler bazen kavuşur, bazen uzak düşer. Fakat sevginin bıraktığı izler kalır. Çünkü sevgi insana kendisini öğretir. Sabretmeyi öğretir. Beklemeyi öğretir. Eksik yönlerini gösterir. Nefsinin karanlık taraflarıyla yüzleştirir. Bu yönüyle sevgi, insanın ruhuna ders veren sessiz bir öğretmendir.

Kaybetmek ise sevginin en çetin imtihanlarından biridir. İnsan sevdiğini kaybettiğinde kalbinde tarifsiz bir yanma hisseder. Bu acı çoğu zaman yalnızca bir ayrılığın neticesi değildir. O yanışın içinde, insan ruhunun asıl yurduna duyduğu özlemin yankıları da vardır. Çünkü insan, dünyaya ait olmak için değil; hakikate ulaşmak için yaratılmıştır.

Acı, çoğu zaman bir tokat gibi gelir. İnsan onu ilk anda ceza zanneder. Oysa birçok acı, ruhu olgunlaştırmak için gönderilmiş bir davettir. İnsan acının içinde sabrı öğrenir. Kırıldığı yerlerden merhameti öğrenir. Yalnız kaldığı zamanlarda Rabbine yönelmeyi

öğrenir. Bu sebeple sevgi ve acı birbirine düşman iki duygu değildir. Onlar aynı hakikatin iki farklı öğretmenidir. Biri insanın sınırlarını gösterir, diğeri ruhunun derinliğini.

Bugün durup kendimize şu soruları sormamız gerekir:

Kaç insan sevgisine sadık kalabildi?

Kaç insan kendisine sunulan sevginin kıymetini gerçekten bildi?

Kaç insan menfaatlerin ötesinde, her şeye rağmen sevmeyi göze alabildi?

Kaç insan bir dostun varlığını, bir annenin duasını, bir kardeşin desteğini yahut bir insanın yokluğunda hissedilen özlemi sevginin bir biçimi olarak görebildi?

Kaç insan sevginin yalnızca hissedilen bir duygu değil, bilinçle korunması gereken bir emanet olduğunu idrak etti?

Bu soruların cevabı herkesin kendi vicdanında saklıdır.

Sevgi yalnızca karşılık bekleyen bir alışveriş değildir. Sevgi, bazen fedakârlıktır. Bazen sabırdır. Bazen susarak beklemektir. Bazen de vedalaşmayı bilmektir. Çünkü hakiki sevgi, sadece kavuşmayı değil; gerektiğinde ayrılığı da vakar içinde taşıyabilmeyi gerektirir.

Bu nedenle hayatımızda sevgi bağı kurduğumuz insanları ihmal etmemeliyiz. Kıymet verdiğimiz her şeyin kıymetini bilmeliyiz. Bir gün kaybetmeden önce değer vermeyi öğrenmeliyiz. Çünkü pişmanlık çoğu zaman geç kalan kalplerin yüküdür.

Eğer sevmenin de ayrılmanın da, nimetin de imtihanın da Allah'tan geldiğinin bilincinde olursak daha dikkatli yaşarız. Kalplerimizi hoyratlıktan koruruz. Sözlerimizi ölçerek söyleriz. Varlığın da yokluğun da bir hikmet taşıdığını biliriz.

Dünya geçicidir. İnsan geçicidir. Hatıralar bile zamanla silikleşir. Fakat insanın sevgiyle olgunlaşan ruhu, bu geçici yolculuktan kalıcı hakikatler devşirir. İşte bu yüzden sevgi, yalnızca bir duygu değil; insanı kendisine, Rabbine ve hakikate yaklaştıran en derin yolculuklardan biridir.